Turkisk fotboll och politik i Sveriges Radio

Medverkade nyligen i en av mina favoritpoddar och talade om turkisk fotboll, klubbkultur och politik. Det blev ett 20 minuter långt samtal i podden FotbollsArena om allt ifrån Arda Turan till folkliga fotbollsprotester under Gezi-demonstrationerna 2013. Förhoppningsvis blev det ett fördjupande samtal om de många banden mellan idrott och samhälle i Turkiet.

Om ultras’ roll i Gezi-upproret i Josimar

Läser man norska och vill snöa in sig på ämnet subversiva fotbollsläktare kan min artikel i det senaste numret av det norska fotbollsmagasinet Josimar rekommenderas. Presentation av artikeln:

Tyrkia: Den 31. mai eksploderte en folkelig oppstand i Tyrkia. Det var samtidig startskuddet for en historisk enighet mellom bitre Carsi-demonstration (och GS-folk)fotballrivaler. For i spissen av demonstrantene gikk ultras fra Galatasaray, Fenerbache og Besiktas. Bare noen uker tidligere hadde hooliganismen vært gjenstand for store debatter etter at den 20 år gamle Fenerbache-supporteren Burak Yildirim ble stukket ihjel av en gruppe Galatasaray-tilhengere. Men i opprøret mot statsminister Recep Tayyip Erdogan var det supporterne fra de tre erkerivalene som ledet demonstrantene – og det vakte nesten mer oppsikt enn selve opprøret. Snart var avisene fulle av «Istanbul United» – der supporterne fra Istanbuls tre største klubber viste en historisk solidaritet.

Ekim Caglar er statsviter og skribent – og deltok i opprøret. Les hans innside-rapport fra de voldsomme demonstrasjonene i Istanbul.

Artikeln finns ej på nätet, men enskilda ex kan beställas via tidningens hemsida.

Evrensel’de: Direnişçi kim bakalım?

Direnişçi kim bakalım?

Arada sırada eğlenmek güzeldir. Her gün bir yarış, bir hırs, bir koşturma halinde geçerken hayatımız “öfkemiz”, “kızgınlığımız” ve “itirazımız” birikti yıllarca. Çözüm olmadıysa da tribünler oksijen tüpü oldu bu sıkışmışlığın içinde, aynı zamanda coşku ve umut hissettik yeşil sahalarda ve hissettirdik. Çoğumuz için sırf bu yüzden tribünler rahatça nefes aldığımız, stres attığımız yerler oluyor. Her maçın 0-0 başlaması, her maçta kazanma şansımızın olması bu oyuna bu kadar umutla bakmamızın en önemli nedeni belki de. Stad dışında bunu yaşamak pek mümkün olmuyor.

1 Mayıs’ın hemen ardından Evrensel’e yazdığım yazıda “Tribünler artık 1 Mayıs alanına indi” demiştim. Şimdi Gezi Parkı direnişinin merkezinde yine taraftarları ve dillerde yeni milli marş adayı olacak besteyi bulduk: “Sık bakalım, sık bakalım, biber gazı  sık bakalım…”

Direnişin en büyük kazançlarından birisi halkın korku engellerini aşıp sokaklara akması dedik. Ayaklanmamızın soundtracki, tazyikli suyu göğüsleyen siyah elbiseli kadının vücut dilinin haykırdığı tezahürat.

Birlik ve kolektif hareket, coşku ve spontanlık, yaratıcılık ve sivri dil… Tabi ki direniş sadece taraftarlardan ibaret değil ama kimse de taraftarların kattığı renk ve hırsı küçümseyemiyor.  Toplum ve tribün ayrı tutulmaz diyenler için gelecek yıllarda referans olacak bir direniş oluyor işte.

Bu tarihi birliğin en açık ve net olarak göründüğü yer belki de futbol. Birbirine bağlanmış atkılar ve İstanbul United (Birleşmiş İstanbul) kavramının çıkacağını birkaç ay önce kimse düşünemezdi.

Artık direniş sembolü olarak takım kaşkolu veya forması neredeyse parti bayrağı ve Che tişörtü kadar meşru olmuş halde. Tıpkı 2001’de Arjantin’de neoliberal politikaya karşı düzenlenen protestolarda Maradona formalarının hemen her karede görünmesi kadar bariz bir tablo.

POZİTİF TARAFTAR KÜLTÜRÜ

Türkiye liglerinden hemen hemen her takımın atkıları ve formaları ara sıra görünse de burada Çarşı’nın yeri ayrı. Davulcu Vedat ve kepçe kaçırma olayı artık bir efsane. Harbiye’deki bir esnafın başka bir esnafa “Akıllı ol, yoksa Çarşı’yı salarım üzerine” demesi Çarşı’nın gücünün göstergesi. Köyiçi’nden Taksim’e uzayan ve on binleri toplayan Çarşı yürüyüşleri de öyle.

Bunlar elbette “Artık siyasi örgütlenmeyi bırakalım, hepimiz taraftar olursak bu iş tamamdır” diye anlaşılmasın. Ama Gezi Parkı direnişine sadece bir kere uğramış bir insan bile taraftarların yarattığı güvenli ortamı hissetmiştir. Gaz veya ses bombaları atılınca çok sayıda insan hemen “Çarşı nerede ya, gelsinler kurtarsınlar bizi” diye sağa sola baktı mı bakmadı mı mesela?

Hem kendi duruşuna sadık, hem çoğulcudur Beşiktaş taraftarı. Tıpkı meydanlardaki renk kardeşliği gibi. Atkı takasları, farklı formalarla beraber çekilen resimler… Daha bir ay önce holiganizm toplumun en büyük problemlerinden birisi olarak tartışılırken, artık pozitif taraftar kültürünün varlığı benimsenmiş durumda.

Ayrıca bir köşeye yazmakta fayda var: Çarşı bu ayaklanmada ön saflarda yerini aldı, ama buna zaten hep alışıktı. Çarşı ve Halkın Takımı denildiğinde akla ilk gelen şey yaratıcılık, çoğulculuk ve radikal ilerici görüşlerdir. Ekoloji, azınlık hakları, anti faşizm, çocuk sağlığı ve sosyal adalet gibi konularda senelerdir duyarlılık gösteren gruplara sadece “31 Mayıs’tan sonra iyi iş çıkardılar” demek de ayrı bir bilinçsizlik örneği. Çarşı’nın bu son süreçte büyük bedeller ödediğini, gözaltılar ve tutuklamalardan da anlayabiliriz. Aynı şekilde Galatasaray’ın TekYumruk grubunun çocuk kütüphanesi açma kampanyalarını unutup eylemlere sayı olarak Çarşı’dan az kişiyle katıldıkları için grubu eleştirmek haksızlık olur.

31 Mayıs’taki ayaklanmada çok sayıda Fenerbahçeli taraftar da vardı, hala da var. Adana Demirspor, Karşıyaka, Göztepe, Trabzonspor, Bursaspor, Eskişehirspor, Gençlerbirliği, Mersin İdmanyurdu ve sayamayacağımız kadar çok takım taraftarı, ya aldıkları ortak kararla grup halinde ya da direnişi benimsemiş bireyler olarak kulüp renklerine büründü ve direnişte yerini aldı. Orduspor’un o mor atkılarını da gördükten sonra, artık palette bulabileceğimiz tüm renkler sokaklarda diyebilirdik. Gündemden kaçan bir olumsuz örnek ise ellerinde satır ve sopalarla direnişçi avlayan Kasımpaşa sporlular oldular.

Sonunda siyasete de futbol konjonktürleri ve değişkenleri açık bir şekilde ilave edilmiş oldu. Şimdiye kadar çoğu olayda tepeden aşağıya doğru giden bir güç söz konusuydu. Bunun da Türkiye’de belki en bilinen örneği Kenan Evren’in MKE Ankaragücü’nü cunta döneminde 2. Ligi kazanmadan 1. Lig’e taşımasıdır. Portekiz’li diktatör António de Oliveira Salazar demişti ya; “Ülkeyi fado (müzik), fatima (din) ve futbolla yönetiyorum” diye.. Aynı şekilde Benito Mussolini ve Arjantin’li general Jorge Videla gibi isimler de futbolun popülaritesinin farkına varmış ve halkı istedikleri yere yönlendirmek için futbolu etkili bir alet olarak kullanmışlardır. Daha güncel örnekleri de bildiğimiz gibi siyasi amaçları olan iş adamlarının kulüp sahibi olup politik bir platform oluşturması. Silvio Berlusconi (Milan), Mauricio Macri (Boca Juniors) ve Cem Uzan (İstanbulspor ve Adanspor) bunun farkına varmış kişiler arasındadır.

YENİ BİR MAÇA HAZIRLANIYORUZ

Türkiye’de bu aşamalardan sonra daha otonom, duyarlı ve tabandan gelen filizlenmiş bir hareketlilik görüyoruz. “Artık devran döndü” diyecek kadar naif olmasak da alttan gelen (çoğu zaman) olumlu politik baskı da artık bir gerçek.

Evet, futbol taraftarları adım adım siyasete yaklaşıyor. Yaratıcı zeka tezahüratlarla beraber cinsiyetçi küfür içeren sloganlar ve maço kültürü de maalesef bu direnişin içinde yer aldı. Daha tartışılacak çok şey var ama genel anlamda o sokaklarda gördüğünüz formalar çok olumlu bir hal alıyor.

Direnişin şimdiki aşaması çok kritik. İlk zafer sarhoşluğunu bırakıp yeniden seferber olmanın ve farklı metodlarla direnişi sürdürmenin önemini hemen hemen herkes biliyor. İlk günler kazanmaya aç olan kitle için duygusal davranmak kolay oldu. Tribündeymiş gibi kazanacağımıza inanıyoruz ve statta atmosfer nasıl oyuncuları etkiliyorsa, eylemlerle bu direnişi de etkileyebileceğimize inanıyoruz hala. Yeni bir maça hazırlanıyormuşuz gibi.

Dürüst olalım, Haziran ayının başında siz de takım tutar gibi bu direnişi kucaklamadınız mı? O coşkuyla ve umutla da devam edelim.

Ett liv på vänsterkanten (farväl Metin Kurt)

”Jag är varken höger eller vänster, jag är fotbollsspelare” var ett uttryck som satirikern Aziz Nesin ofta tillskrev apolitiska personer. I den turkiska kontexten finns det dock ett lysande undantag, Galatasarays legendariske vänsterytter Metin Kurt. Efter en tids sjukdom gick Kurt bort igår, 64 år gammal. Därmed är vänsterfotbollen också en profil fattigare.

Metin Kurt

Metin Kurt

Metin Kurt var sin generations rebell. Som en offensiv kraft i landslaget (26 landskamper mellan 1968-1975) och Galatasaray var hans plats däremot aldrig ohotad. Kurts politiska aktivitet renderade i en rad disciplinära åtgärder, och i en del fall i rena häxjakter. Metin var socialisten som spenderade ett helt liv på vänsterkanten. Otymplig både för sina ideal och sin snabbhet. Han strejkade för fotbollsarbetarnas rättigheter i syfte att stärka amatörspelarnas status, bekämpade användningen av dopning med hänvisning till klubbledningarnas girighet på bekostnad av spelarnas hälsa, bildade fackföreningar för idrottsutövare och var vid en period aktiv som politisk sportjournalist. Men framförallt var han symbolen för en annan (fotbolls)värld.

Mot slutet av sitt liv var Metin aktiv i Turkiska kommunistpartiet (TKP) och kandiderade i parlamentsvalet ifjol på partiets listor. Han deltog även regelbundet vid arrangemang mot den moderna fotbollen. Idag blir vänstergrupper allt synligare på Galatasarays läktare, inte minst genom ultrasgruppen TekYumruk. Dessa supportrar har mist en aktiv kamrat och en gammal idol. Därför är det med stor sorg som stafettpinnen nu har överlämnats.

Jag bangar romantiken i turkisk fotboll

Det historiska har skett. De tre stora, d.v.s. Istanbul-lagen Beşiktaş, Galatasaray och Fenerbahçe, har denna säsong inte vunnit ligan. Den fjärde klubben i landet, Trabzonspor, får numera sällskap av Bursaspor som de enda mästarna utanför Istanbul i den turkiska ligans historia – och detta 26 år sedan Trabzons senaste triumf.

Bursaspor har varit med och gett turkisk fotboll stjärnor som Hakan Şükür. Man har värvat namnkunniga spelare till ligan genom åren, med allt ifrån Ionel Ganea till Ivan Ergic idag. Staden är trevlig och modern. Klubben har också en av landets eldigaste klackar och en lång historia av spel i högsta divisionen. Bursa har dessutom fostrat spelare som kommer att ge det turkiska landslaget fler av dess favoritprodukt; små, knubbiga, men ack så tekniska mittfältare, i och med Volkan Şens stora genombrott.
Extra sympatier fick många, däribland jag, när Bursa vände nere i andradivisionen, för att sedan återvända hem till toppen. Men ändå unnar jag inte Bursa denna seger.

Bursa är klubben vars supportrar har trakasserat Diyarbakirspor på grund av dess kurdiska förankring. Det motsatta har också skett, men är knappast acceptabelt åt något håll. Supportrarna har också tagit ställning för Azerbajdzjan i Turkiets landslagsmatcher mot Armenien för att manifestera ett nationalistiskt budskap mot armenierna och till stöd för ”broderfolket” azerier. Bursa är även Turkiets ”femte klubb”, som sagt. Det innebär att mitt Gaziantepspor aldrig blir Anatoliens stjärna i skuggan av Trabzon och Istanbul-klubbarna. Men framförallt är nästa säsongs Europa-spel skrämmande för oss som önskar alla turkiska klubbar framgångar.

Bursaspor kommer, trots segern, få svårt att behålla sina bästa spelare. Likt förra årets succélag Sivasspor lär en form av dykning ske nästa säsong, mest beroende på spelarförsäljningar och en mättnad över att Bursa har nått så långt man kan. Således är det problematiskt att det är Bursa som är ett av lagen som garanteras få representera Turkiet. I Champions League. Ett Bursaspor i ligornas liga skulle aldrig ta mer än tre poäng. Så till och med en Fener-kritisk person som jag själv hade hellre sett den gula kanariefågeln ta hem ligan. Oromantiskt? Ja, för turkisk klubbfotboll är inte vad den var i början av 2000-talet, när Galatasaray tog Europa med storm, Beşiktaş slog Chelsea och mindre klubbar kunde gå långt i viktiga cuper.

Vad ska man göra? Hatten av för Bursa, även om hjärtat säger nej. Ett extra grattis till Ivan Ergic för hans marxistiska åsikter och oerhörda genialitet på planen.

Årets elva i Türkcell Süperlig

Häromdagen blev jag tillfrågad om jag kunde göra en elva med de bästa spelarna från denna säsong i den turkiska ligan. Min uppställning blev enligt följande.

Milan Baros (GS) Gökhan Ünal (TS)                             

Arda Turan (GS) – Rodrigo Tabata  (G.ANT.) Fabian Ernst (BJK) – Mehmet Topuz (KAY)

Caglar Birinci (DEN) – Rigobert Song (TS) – Diego Lugano (FB) – Abdurrahman Dereli (SIV)

Michael Petkovic (SIV)

Det återstår att se om det blir just den här versionen i helgens fotbollsmagasin. Håll utkik!

Storbråket i derbyt igår

Inte så mycket att diskutera – Emre Asik och Arda Turan från Galatasaray, Diego Lugano och Semih Senturk från Fenerbahce fick rött kort i samma match. Ja, faktiskt i samma situation. Nedan syns videon från det storbråk som avslutade matchen med fyra utvisningar. 0-0-derbyt igår var det definitiva fiaskot för båda lagen denna säsong, nu utmanar man knappast om ligaguldet.

Pinsammast i videon är naturligtvis Semih Senturks ofattbara filmning som syns från 1:15 in på klippet. Semih får ett lätt slag mot ansiktet, men segnar ner som om han vore ett obeväpnat spädbarn i ett kärnvapenkrig som just brutit ut.

Som gammal fotbollsspelare själv kan jag stoltsera med att jag en gång bröt näsbenet under en match, för att sedan få lite bomull i näsan. Blodet hade forsat tidigare och jag fortsatte att spotta blod i ett par timmar. Men jag spelade resten av matchen. Det är fotboll, Semih.

Mer härhär och här.